Tam yanımdan adam

Tacizci Malik PART 1

2020.10.26 09:37 Bursaland Tacizci Malik PART 1

Berber deyip geçmemek lazım. Bir insanın seçtiği berber hayatında önemli yer tutar. Bakkal kasap gibi bir şey değil ki, adama kafanı teslim ediyorsun. Tepesi atıp alsa sağ kulağını ne yapacaksın? Gerçi benim için berberin sadece orospu çocuğu olmaması yeterli ya; onun için bile zamanında kaç berber dolaştım. Asıl sorun doğru dürüst okumamış insanların eline böyle büyük bir gücün verilmesi. Adam kafana makinayı vurup traşını yarıladı mı ister anana küfreder, ister fiyatı aniden yükseltir. Öte yandan bu durum aslında berberlik mesleği için bir avantaj olarak da görülebilir. Sadece insan gibi insan olmanız bile size ekstradan müşteri kazandırır. Mesela benim berber amca, adam çok kitap yutmuş, çok kültürlü biri. Haliyle muhabbeti koydu mu traşın nasıl geçtiğini anlamıyorsun. Berber okulunda bir tane de “muhabbet” dersi olmalı zaten. Müşteri tutmanın bir numaralı koşuludur hoşsohbet olmak. Bayan kuaförlerinde ne yazık ki yoktur bu ilişki. Onlarda daha çok, makas altındaki müşteri sıra bekleyenlerle dedikodu yaparak geçirir vaktini. Bizim berbere traş olmaya giderken önce yanındaki kuaförün önünden geçerdim. İçeride çalışan kızlar aynadan beni keserdi hep ama ben daha çok operasyon altındaki kafaları incelerdim. Kuaförlerin işi daha zor olsa gerek, postiş, çıtçıt, boya, röfle, gölge, kaynak… Düz saçlısı geliyor, küt saçlısı geliyor, kıvırcığı geliyor. Her çeşit kadın geliyor. Tabi bir çeşit hariç; türbanlılar. Türbanlılar kuaför işlerini nasıl halleder? Saçlarını açamazlar, çünkü cehennemde yanma tehlikesi var. Allah korusun hanımefendi açılmış saçılmış, saçı başı meydanda; tam o sırada bir erkek geçiyor kuaförün önünden. Kafasını çevirip içeri bir baksa, gitti kırk yıllık namaz, zekat, hac, oruç. Sıfırlandı, resetlendi yani. Ya tamam şaka bir yana ben gerçekten görmedim türbanlı bir kadının kuaföre gittiğini. Şimdiye kadar yaptığım geyiğin de bir maksadı var aslında. Bizim apartmanın dul yöneticisiyle ilgili… Apartmanımıza geldiği gün belliydi kadının başımıza bela olacağı. Daha eşyaları eve taşıtırken kapıcıyla kavga etti. Gecenin o saatinde gürültü yaptığı için müdahale etmiş Muammer Abi (the kapıcı). “Lütfen, bu saatte gürültü oluyor, biraz daha sessiz olamaz mısınız?” deme gafletinde bulunmuş. Ben apartmanın girişinden gelen çığlıkları duydum da birine tecavüz ediyorlar sanıp apar topar dışarı çıktım. O on yedi basamak merdiveni inerken aklımda ne güzel hayaller vardı. Hesapta aşağıda bebek gibi bir kıza saldıran bir sapık olacaktı. Ben de “bayanı rahat bırak” diyip sapığın tepesine binecektim. Ondan sonra: -Ay çok mersi ırzımı namusumu kurtardınız, size nasıl teşekkür edebilirim? -Size bir içki ısmarlamama ne dersiniz? Bildiğim çok güzel bir yer var. Derken aşağıya inmişim bile. Olay mahaline vardığımda gördüm ilk defa o kadını. Elli yaşlarında, şık giyimli birisiydi. Çiçek desenli açık renk bir türbanla saçlarını tamamen kapamıştı. Saç rengini anlamak mümkün değildi ama türbanın şekline bakınca saçlarını türbanın içinde topuz yapmış olduğunu anlayabilirdiniz. Kapıcıyı köşeye sıkıştırmış, suratına resmen çığırıyordu. Zavallı kapıcı bir tavşan gibi sinmiş, kadının konuşmasının bitmesini bekliyordu. Cevap vermeyi bırakın, yüzüne bile bakamıyordu kokonanın. Yanlarına fazla yaklaşamadım. Raid sineksavar gibi, çıkardığı o tiz ses sayesinde yanına yaklaşmama izin vermiyordu. Söyledikleri kelimeler (ben, kim olduğumu, derler bana, seni… gibi) tek tek anlaşılıyordu ama aralarında bir bağ kuramadığım için kavganın neyle ilgili olduğunu anlayamamıştım. Soprano resitali devam ederken bir yandan da benim yaşımda sakallı sakallı gençler, “reverse” modda çalışan hırsızlar gibi içeriye harıl harıl eşya taşıyorlardı. Kapıcı ölecek diye düşündüm. Ama ölmedi. Kokona işini bitirdikten sonra sanki saldırıya uğrayan oymuş gibi içini çeke çeke yanımdan geçti ve asansöre bindi. Kapıcı Muammer Abi’nin ise hala eli ayağı titriyordu. Yanına gittim, “Ne oldu?” diye sordum. Bir süre cevap veremedi. Derin derin nefes aldıktan sonra olup biteni anlattı bana. Sonra da gitti, apartmanın açık bırakılan kapısını kapattı. Ne de olsa sakallı çocuklar işini bitirip Mr.Muscle gibi ortadan kaybolmuşlardı. Ben de eve gittim. Yolda asansörün durduğu kata baktım. Onuncu, yani en üst katı gösteriyordu. Bir hafta sonra apartmanın olağan toplantısı vardı. Bu bir hafta boyunca çığırış ve kavgalar devam etmişti. Çoğu zaman kurbanlarının kim olduğunu öğrenmeye tenezzül etmemiştim. Yalnız bir kere bizim karşı komşu Huri Teyze’yi çok fena haşlamış. Dershaneden döndüğümde bizim evde annemle oturuyorlardı. Yaşlı başlı kadın ağlıyordu. Kokona, arabasını Huri Teyze’ninkinin önüne parketmiş. O da çekine çekine “arabanızı çeker misiniz?” falan diyince kadın inmiş aşağıya, Huri Teyze’nin resmen ağğğzına sıçmış. Üstüne de arabasına bir tekme indirip ön tamponu dağıtmış. İşte böyle durumlara çok sinirleniyorum. Kimse kadına bulaşmak istemediği için her yaptığı yanına kar kalıyor. Toplantıdan önce evleri dolaşıp herkese “toplantının içeriği” diye bir kağıt dağıttılar. Kapıcının elinden alıp direkt maddelere baktım: 1) Aidatların görüşülmesi 2) Apartmanımıza uydu anteni takılmasınokta nokta nokta 7) Tacizci malik konusunun gündeme getirilmesi ve kınanması “Malik kim?” diye sordum. Apartmanda bir de erkek sapığın dolaştığını bilmiyordum. Sonra annemden öğrendim; malik mülk sahibi demekmiş. Yani bizim kokonadan bahsediyorlar. Bu sorun yönetim kuruluna kadar gittiğine göre yakında bitmesi lazımdı. Derin bir nefes aldım, evimiz birinci katta olduğu için aşağıdaki kavga ve çığırışların bitmesi en çok beni sevindirecekti. Acaba nasıl bir önlem alınacaktı? Büyük ihtimalle kadını uyaracaklar ve polis çağırmakla falan tehdit edeceklerdi. Akşam toplantı başladığında, olanları uzaktan seyretmek için ben de aşağı indim. Yalnız toplantıda “Tacizci Malik” yoktu. Herkes onun hakkında konuşuyor, birbirine yakınıyordu. Konuşmaları dinlerken bir çok yeni vukuatını öğrendim. Mesela arka tarafta top oynayan çocukların, arabasına top gelebilir diye, toplarını yakalayıp kesmiş (gerçi yaptığı en hayırlı iş oldu). Top da kırk milyonluk Adidas top, öyle Kames iki kat üç kat değil. Bir de yöneticinin karısını sıkıştırmış “Benim tavan akıyor” diye. Görenler Tacizci Malik’e yine bir şey yapamamışlar, yöneticinin karısını kaçırıp kurtarmışlar. Liste uzadı gitti. Millet de konuştukça konuşuyordu. Söylentilere göre eskiden İstanbul’da oturuyormuş. Ne olduysa buraya taşınmış. Kocasını ise kimse bilmiyor. Zamanında bir kocası var mıydı, o da bilinmiyor. Dedikodular bölünerek çoğalırken asansörün kapısı açıldı. İçinden o çıktı. Bir anda herkesin sesi kesildi. Ben toplantının dışında ayakta duruyordum. Önce benim yanımdan geçti. Kafasında düz mavi bir türban vardı. Saçını yine içeride topuz yapmıştı. Sanki birinden dayak yemiş gibi burnunu çeke çeke boş sandaleye oturdu. Gerginliğe fazla dayanamayıp eve çıktım. Nasıl olsa kapıyı açtığım zaman konuşmaları duyabilecektim. Tahmin ettiğim gibi, çığlıkların başlaması uzun sürmedi. Koca apartman bir kadını susturamıyordu. Kadın sanki işkence yapılıyormuş gibi bir taraftan bağıra bağıra ağlıyor, bir taraftan da tavanla ilgili bişeyler anlatıyordu. “Ben dul bir kadınııım!” lafını anlayabildim, gerisi yine bulanıktı. Bu sefer birlik olmaktan cesaret alan apartman sakinleri “Sus!” falan diyorlardı ama kadın yine transa geçmiş gibi kimseyi duymadan sözlü saldırılarına devam ediyordu. Kapıyı kapattım ve olanlara sevindim. Sonunda gerçekten polis gelip kadını alıp tımarhaneye tıkacaktı ve biz de sonsuza kadar kurtulacaktık. Babamı beklerken televizyona bir göz atayım dedim. İronik bir şekilde, televizyonda bir tartışma programı vardı ve konuşan da “Yeni Taharet” gazetesinin türbanlı editörü Emine Topkapı’ydı. O da saçlarını içeriden topuz yapmıştı: -Bütün dünya kuvvetleri birleşse benim bu türbanımı çıkartamaz. Anlıyor musunuz? O an gözümün önüne o kadının onlarca tank, bazuka, mitralyöz, sniper’la sarılmış hali geldi. Üzerinde bir sürü kırmızı nokta, vur emrini bekliyor. Tankların birinin üzerinde de dişlerinin arasında puro tutan bir general: -Biz dünyanın bütün kuvvetleriyiz! Ya türbanını açarsın ya da sana resmen savaş ilan ederiz! Sonra daha mantıklı bir şey hayal ettim. Arnold Schwarzenegger Emine’ye arkadan kurt kapanı yapmış, Jean Claude Van Damme ve Wesley Snipes da kadının türbanını çıkarmaya uğraşıyor. Sonra böyle bir şeyin olamayacağına sinirlenip kanalı değiştirdim… Bir saat sonra babam geldi. Ona olan biteni sordum ama beni duymuyor gibiydi. Eliyle kulaklarını sıvazlıyordu. Ancak sıcak bir neskafenin ardından yarım saat sonra kendine gelebildi. Bize olanları anlatırken bile hala kulaklarını tutuyordu. Tacizci Malik onuncu katta tavanı akan evi satın almış. Satıcı bile satmak istememiş daireyi “başına bela açar” diye. Kadın yine de almış ve çok ucuza kapatmış tabi evi. Aşağıda toplantıda da akan tavanına ağıt yakıyormuş, dolandırıldığından bahsediyormuş. Ve apartman, yöneticinin itirazına rağmen, para toplayıp kadının tavanını yaptırma kararı almış. Yönetici buna isyan edip istifa etmiş. Yeni yönetici de Tacizci Malik olmuş. Kadın resmen ruh hastası olmasının ödülünü almış. Babama “Nasıl böyle bişeyi yaparsınız?” diye sordum. “Sussun diye yaptık” dedi bana!
Yazan: Efe Aydal 
submitted by Bursaland to hikayesanati [link] [comments]


2020.09.03 21:15 Sunuyemre Geçen gün attığım kitabı devam ettirdim alın bu da 2. bölüm

Mert eve gitmek için ana caddeden geçip ara sokaklardan girdi.Mertin evin bulunduğu caddeye girdiğinde birini gördü.Adam tuhaftı.Dikkat çekici olduğu söylenebilirdi.Kafasında siyah şeritli kahverengi bir fötr şapka vardı.Uzun açık kahverengi bir de kaban giymişti üstüne.Beyaz tenliydi ve saçları gözükmüyordu.Burnu gayet düzgün bir erkek burnuydu.Ağzı biraz küçüktü.En azından o mesafeden öyle görünüyordu.Mert adamın hafif çekik mavi gözlerini görünce tanır gibi oldu adamı.Biraz düşündü ve adamı hatırladı.Fakat burda ne işi vardı onu daha önce buralarda hiç görmemişti.Mert adamı ortaokul günlerinden hatırlıyordu.Mertin Cemden daha çok nefret ettiği biri varsa o da oydu.Kendisine “Cücük” lakabını takan adamın adı Yükseldi.Yüksel Merte hep cücükderdi.Mert bundan hoşlanmazdı.O da hoşlanmadığı için yapardı zaten.Mert ortasınıf yıllarında çok fazla zorbalığa uğremıştı.Bu zorbalığın en büyük payı Yükseldeydi.Bir keresinde sırf şaka olsun diye Merti herkesin önünde çöpün içine atmıştı.Mert yine sinirlenmiş ve ona vurmuştu fakat Yüksel bu darbelere gülerek karşılık veriyordu çünkü Mertin deli gücü bile ona etki edemeyecek kadar güçsüzdü.Mert çok fazla ağlayan biri değildi fakat o gün sinirden ağlamıştı ve hocaları da ona kızmıştı.Çoğu zaman böyle zorbalıklarala geçmişti Mertin ortaokul yılları fakat Yükselin okuldan ayrılacağı günden bir gün önce çok kötü bir şey olmuştu.Mert sınıfta tek başına sırasında otururken Yüksel sınıftan içeri girdi.Yüksel Mertin yanına gitti ve cebinden bir bıçak çıkardı ve Merte uzattı ve şöyle dedi:
-Hey cücük!Eğer azıcık cesaretin varsa bu bıçağı elinde bi kaç tur döndür.Eğer başarırsan sana 20 lira veririm.
Mert ilk başta biraz çekindi ama her insan gibi Mert de parayı severdi.Alt tarafı bir bıçaktı birine girse bile pek bir şey olmaz diye düşündü.Ayrıca döndürmesi kolay bir bıçağa benziyordu.Bıçağı eline aldı.Biraz döndürmeye başladı fakat bir terslik vardı.Bıçağın sol tarafının üstünde sıkıca sürülmüş bir japon yapıştırıcısı olduğunu fark etti.Yükselin neden sadece bıçağın sağ tarafından tuttuğunu şimdi anlamıştı.Yüksele sordu:
+Neden böyle bir şey yaptın?
-Ne yapmışım?
+Aptala yatma.Bıçağa yapıştırıcı sürmüşsün.
-Aa evet.Hay Allah ya unutmuşum.Gel çıkartalım.
Yüksel bıçağın ve Mertin eline biraz su döktü.Kazıdılar ve bıçak çıktı.Yüksel,Mertten bıçağı tekrar aynı şekilde döndürmesini istedi.Bu istekten sonra Mertin içinde çizgiler dönmeye başladı.Kalın,yamuk,çarpık çizgiler hepsi teker teker beynine saplanmaya başlamıştı.Çünkü onunla yine alay ediyordu.Sinirden ne yapacağını şaşırmıştı.
+Ne diyorsun ulan sen?Al bıçağını da yürü git yanımdan.
Fakat Yüksel ısrarla bıçağı uzatmaya devam ediyordu.Fakat en son Yüksel de gülerek.
-Siktirgit korkak herif!Uğraşmaya değmezsin.
Tam o sırada Mertin tüm vücudundaki damarlar hızlı hızlı atmaya başladı.Bir hışımla bıçağı savurdu ve Yükselin kolunda bir çizik belirdi.Kanlar bir anda akmaya başladı.Yüksel yapmacık bir bağırmayla tüm okulu inletti.Yüksel her gün koluna jilet atıyordu zaten alışmıştı böyle bir şeye.Evet tabi ki aniden olmasından ötürü ufak bir çığlık atması normaldi fakat Yüksel çok abartmıştı.”AAAAAH KOLUM,ÖLECEĞİM SANIRIM,MERT BENİ ÖLDÜRECEK YARDIM EDİN AHHH.”Yapmacık çığlığı hocalar ve diğer öğrenciler sınıfa girene kadar devam etti.Hocalar hemen Yüksele ilk yardım yapmaya başlamıştı.Hocalar Merti müdürün odasına aldılar ve onunla konşmaya başladılar.Müdür:
-Vay be Mert!Demek sabahtan beridir gelen bıçak haberlerinin kahramanı sendin.Senden birine vurmanı beklerdim de okula böyle bir bıçak getirmeni hiç beklemezdim!
+Ama hocam bıçağı ben getirmedim ki!
-Kim getirdi o zaman?
+Yüksel getirdi.Beni kışkırttı ben de ani bir sinirle bıçağı savurdum.
-Bir de mazeret mi buluyorsun yaptığına?Ulan çocuk ölebilirdi!Hala çocuğun üstüne iftira atıyorsun.Son günü diye eski olayların intikamını mı almak istedin?Oğlum film mi çekiyoruz ulan burda?Bunların hepsi kaydına geçecek.Velinle görüşüp okuldan atılacaksın!
Ama der gibi oldu bir an Mert.Sonra vazgeçti.İçinde bir umursamazlık vardı.Okulu da geleceğini de boşvermişti.Çünkü artık bıkmıştı tüm saçmalıklardan.Gelcekte kazanacağı 3 kuruş para için değer miydi bunlara?2 kuruş kazanırdı biraz fazla çalışırdı da bu saçmalıkları çekmezdi.En azından buna değer diye düşünüp itiraz etmedi.Kaderini kabul etti.Muhtemelen olayda haklı olan kendisiydi çünkü Yüksel son gününde neden böyle bir şey yapsın?Tabi ki kendi eğlencesi için!Kendi eğlencesi için canını ortaya koymak.Sevmediği birini okuldan attırmak için dolaplar çevirmek.Bu Yüksel de deli miydi be?Neden böyle bir işe girmişti?Nerden geliyordu bu nefret diye merak ettmişti Mert.Belki de kişisel bir şey değildi.Belki de bunu yapmayı seviyordu Yüksel.Hiç soramadı çünkü o günden sonra Yükseli hiç görmedi.Bugüne kadar görmemişti yani.Peki neden bugün buradaydı diye sordu içine Mert.Evine gitmek için karşıdan karşıya geçti.Apartmandan içeri girdi.Merdivenleri tak tak çıktı.Önce kapıyı vurdu.Anahtarı vardı fakat annesinin hareket etmesini istiyordu.Hareket etmek insan vücudu için özellikle yaşlılar için sağlık bir şeydi.Annesi kapıyı açmayınca ne oluyor diye düşündü.Anahtarı cebinden çıkardı kapıyı açtı ve yavaşça içeri girdi.Mutfağa girdiğinde ise ağlayacak gibi oldu.Tüm oda kanla kaplıydı.Mert hafif bağırarak “Hassiktir ulan ne oluyor?”dedi.Rüya mı diye düşündü bir an.Çünkü rüyalarına çok benziyordu.Fakat bu tamamen gerçekti.Kafasını duvarlara vurmaya başladı.Annesi yerde kanlar içinde öylece yatıyordu.Yüzü yukarı bakıyordu.Karnından defalarca bıçaklanmıştı annesi.Gözleri hafif açıktı.Sanki Merte bakarak geç kaldın diyordu.Mertin gözlerinden hafif hafif göz yaşları akmaya başladı.Hala neler olduğunu anlayamamıştı ki aklına birden Yüksel geldi.Kendi apartmanlarından çıkmıştı.Yani öyle olmalıydı gidiş yönü bunu doğruluyordu.Kapıyı çalmıştı,annesine kendisini tanıtmıştı ve sonra…Aklı almıyordu Mertin.Bir insan neden böyle bir şey yapardı?Nerden geliyordu bu nefret?Pencerenin yanına gitti tüm yolu taradı fakat ne Yükseli gördü ne de farklı bir ipucu.İpucu aramıyordu zaten gözleri sadece Yükseli arıyordu.Annesinin yanına yaklaşamıyordu.Hem kan kokusu hem de onu öyle görmek engelliyordu kendisini.Mutfağın diğer taraflarına bakmaya karar verdi.Katilin kullandığı bıçak ortalarda gözükmüyordu fakat gözüne bir kitap ilişti.Bu onun okul fotoğraflarının olduğu kitaptı.Orada olmaması gerekiyordu bu kitiabın.Normalde hep kendi yatağının baş ucundaki çekmecede olurdu.Kitabı açtı.İlk sayfasına baktı.Sayfada “NABER CÜCÜK?”yazıyordu.Okuduğu anda her zamanki sinirlerinden biri yine kapıya dayandı.kitabı fırlattı.Yeri yumruklamaya başladı.Ağzından tek kelime çıkıyordu.”NEDEN?”Bu kelimeyi tekrarlayarak ağlayıp 1 2 dakika boyunca yerde kaldı.Yavaşça sinirini attığını düşününce kalktı ve olabildiğince soğukkanlı bir şekilde kitabı tekrar açtı.Sayfaları geçti ve son sayfada duraksadı.Sayfada Mertin tüm sınıfıyla birlikte çekilmiş bir fotoğrafı vardı.Bir kızın suratının üstünde çarpı işareti vardı.İlk görüşte anlaşılıyordu ki annesinin kanıyla çizilmişti bu işaret.Çok büyük küfürler etti Yüksele.Bu kız onun ortaokuldan sevdiği kızdı.Ona o sıralar o kadar bağlanmıştı ki onun için 6-7 tane şiir yazmıştı.Hatta bir keresinde şarkı bile yazmaya çalışmıştı.Hiçbirinde başarılı olamamıştı.Yazma konusunda yeteneksiz birisiydi Mert.Peki bunu Yüksel nerden biliyordu?Yani neden onun suratına bir çarpı çizmişti?Bu aşkı sadece Mertin annesi biliyordu.Bir an annesini öldürmeden önce annesiyle muhabbet ettiğini sorguladı.Bu mümkündü.Mertin miğdesi bulanmya başladı.Lavaboyu kullandı.Sonra her ihtimale karşı evde bulundurduğu babasının eski tabancasını beline taktı ve hiçbir yere bakmadan evden kendini attı.Artık aklına takmıştı.Yüksel ölmeliydi.Polisi bu işe karıştırmayacaktı.Muhtemelen komşular kokuyu alıp polisi arayacaktı ve belki de kendisini suçlu olarak görecekti herkes.Peki bu umrunda mıydı Mertin.Gidip Yükselin karnına şarjörde bir mermi kalana kadar sıkacaktı ve belki de o mermiyle kendini vuracaktı.Apartmandan çıktı.Allahtan tanıdık biriyle karşılaşmamıştı zira bununla uğraşacak hali vakti yerinde değildi. İlk başta Yükseli nerde bulabileceğini düşündü.Onu hemen bulmalıydı.Nereye gidebileceğini düşündü.7. sınıfta okulun yakınında bir bar vardı.Yüksel hep oraya girmek isterdi okul çıkışlarında.Mertin gözlemlerine göre böyleydi.Ama bugün onu burada bulabilmesini imkansız diye düşündü.Yine de o bara gitmeye karar verdi.Gideyim de sonrası gelir diye düşündü.Çıkmadan önce tüm parasını almıştı.Evlerinde bir bilezik de vardı fakat onu bulamamıştı.Muhtemelen Yüksel çalmıştır diye düşünmüş ve umarsızlıkla geride bırakmıştı.Otobüse bindi.Bara 2 sokak uzaklıkta olan kafenin önünde durdu.Kafasını etrafa çevirmeden direkt bara yöneldi.İçeri girdi.Klasik,barmenin yanına gitti bir bira istedi.Birayı normalde seven biri değildi fakat bara gelmişti.Bir şeyler içmesi gerekiyordu.Kafasını dağıtır diye almıştı birayı.Bir kaç yudum aldı ve ilk birasın bitirmiş oldu.Barmenle konuşmaya karar verdi.
-Birader buralara takılan yüksel adında mavi gözlü birini tanıyor musun?
Hayır diye karşılık verdi.
+Buraya gelen çok az kişiyle tanışırım.Gelmişse bile bilemem.
Mert teşekkür etti ve etrafına bakınmaya başladı.Bir umut bakıyordu.İçinde bulacakmış gibi bir his vardı.Etrafına bakarken birini farketti ve ona dikkatlice bakmaya başladı.Kız da onun tarafına bakıyordu.Normal olarak fark etti ve gözlerinin içine bakarak gülümsedi.Mertin kalbi resmen o anda uçtu gitti.Bu kızı tanıyordu.Kız da onu tanıyordu muhtemelen.Çünkü ona doğru yürümeye başlamıştı bile.Bu kız onun geçmişteki platoniği,kendisi için şiirler yazmaya çalıştığı ve başaramadığı kızdı.Bu kız nasıl oradaydı.Ne kadar da garip bir gün diye geçirdi içinden Mert.Mert de kıza bakarak gülümsedi.Kızın adı Suna idi.
-Meraba.Seni bir yerden tanıyorum da tam çıkaramadım.Acaba sen beni tanıyabildin mi?Çünkü biraz öyle bakıyorsun da.
+Merabalar Suna Su Hanım diyerek gülümsedi Mert.
Ortaokul zamanlarında bu kıza Suna Su derdi.Bu onun için cesaret isteyen bir davranıştı.Bir kaç kez söylemişti bunu ona.Sunanın da hoşuna gitmiş gibiydi.Bu lakabı bir şiirden almıştı Mert.
Suna biraz düşündü ve tekrar gülümsedi.
-Aaa Mert.Mertdi değil mi?
Mert onayladı.O an her şeyi unutmuş gibiydi.Çok mutlu olmuştu.Ne annesi,ne Yüksel…Hepsi aklından uçup gitmişti.Sohbete başladılar.
-Nerelerdesin uzun zamandır.Neler yaptın ne işle uğraşırsın nerde yaşarsın merak ettim.
Mert işten ayrıldığından vs. bahsetti.Hoş sohbetten sonra Mertin aklına Yükseli sormak geldi.Zamanında pek büyük olmasa da Suna ile Yükselin arasında bir arkadaşlık ilişkisin vardı.Sevgili değillerdi.Eğer olsalardı illa ki duyardı.Okulda konuşlurdu.Duymasa bile Mertin gözlemlerine göre aralarında böyle bir ilişki yoktu.Mert,Suna’ya olaylar hakkında bahsetmeden Yükseli sormuştu.
-Yüksel mi?Hayır okuldan sonra hiç görmedim onu.Neden sordun ki?
+Bilmem.Öylesine meraktan sordum.
-Şimdi boşver Yükseli falan.Bir telefon numaranı ver de daha sonra tekrar haberleşebilelim.Zamanında senle arkadaş olmak istemiştim faka dersler vs. yüzünden bir fırsat bulamadım.Zaten sen de pek arkadaş canlısı biri değildin.
Gülümsedi Mert..Sunanın kendisine karşı bir şeyler hissettiğini sezmişti.Mert çirkin biri değildi.Yani Suna sadece bahane olarak seni birine benzettim demiş olabilirdi.Kimin umrunda ki?Onu seviyordu.Konuşma boyunca ikisi de hep gülmüştü.
-Yarın tekrar buluşalım mı?
+Olur.Yarın saat 2de 2 sokak ötede BEY KAFE var biliyor musun?
-Evet.O zaman önünde buluşuruz.
Suna Merti dudağından öptü ve ayrıldı.Bu Mertin çok hoşuna gitmişti fakat bir gariplik vardı.Bu kadar çabuk muydu?Zamanında günlerce bunun hayalini kurmuştu.O zamanlar dersler mi bunu engellemişti?Kafası karışmıştı Mertin.Ama bazen fazla kurcalamamak en iyisi diye düşünürdü Mert.O kadar da akla takılacak bir konu değildi zaten.Kendi paranoyası diye düşündü ve bir otel bulmak için yola çıktı.Çoktan bildiği bir otel vardı.İSTAN OTEL.Oraya gitmek için yola koyuldu.Bir ara sokağa girdi ve bir olaya şahit oldu.Bir adam yolda yürüyordu ve bir kediyi gördü.Adam çöpün kenarına geçip kedinin olduğu yere kusmaya başladı.Kedi o taraftan kalkıp başka bir köşeye çekildi.Adam kusmasını bitirip kediye bakarak gülmeye başladı.Bu sırada Mert adamı tanıdı.Bu komşusu Cemdi.İzlemeye devam etti.Cem bir garip gözüküyordu.Sarhoş olabilirdi.Cem kedinin olduğu köşeye gitti,fermuarını çıkardı ve kedinin üstüne işemeye başladı.Cem sanki bundan zevk alıyordu.Kedi sinirlenmiş olmalı ki Ceme saldırdı.Cem sinirlendi ve kediyi bir tekmeyle yere serdi.Kediye defalarca vurup ölmesine neden oldu.Mert yine sinirlenmişti fakat bu sefer daha soğuk kanlıydı.Cemin arkasından yavaşça yaklaştı.Silahını çıkardı ve Cemin kafasına dayadı.Sesini kalınlaştırarak:
-Sakın tek kelime etme.Sadece dediklerimi yapacaksın.
+Sen kimsin be?
Mert,Cemin silahı fark etmesi için tetiği çekti.
-Bir daha kelime etme şimdi bu kusmuğu yalamaya başla.
Cem korkmuştu:
+Ama..
-Kapa çeneni sadece dediğimi yap.
Cem korkarak kusmuğu yalamaya başladı.
-Şimdi de yaptığın çişi yala bakalım.
+Lütfen bırak gid…
-Sus dedim sadece dediğimi yap.
Cem tanıyamadığı adamın dediğini yaptı.
-Şimdi de kediyi öpüp özür dile.
+Bunları sadece kediye vurduğum için mi yapıyorsun.O bana vumruştu ne yapabilirdim?
Mert bunu susturmadı ve susturmadığına pişman oldu.Bir hışımla ensesine silahın kabzasını vurdu,defalarca yüzünü yumrukladı ve hızını alamayıp Cemi boğmaya başladı.Başarmıştı.Cem ölmüştü.Bugüne kadar kapıldığı kıskançlığı hatırladı ve yüzünde bir gülümseme belirdi.Cemin yüzüne tükürdü.Evet.Artık o da bir kanunsuz olmuştu.Söz sahibi insanların koyduğu,sözde,toplumun uyum içinde işlemesini sağlayan kuralları çiğnemişti.Bugüne kadar hep şöyle düşünmüştü:Eğer birileri böyle kurallar koyduysa bir bildikleri vardır.Evet bir bildikleri vardı.Kendileri için bir bildikleri vardı tabiki de.Diğer insanların hergün neler yaşadığı hakkında bir fikirleri,bir bildikleri yoktu.Dünyadan çok uzakta yaşıyorlardı.Gerçek dünyadan.Aslında biliyorlardı kendilerinin görmediği dünyada neler olduğunu.Ama kimin umrundaki?Cebime vurunca bacağımın sesi değil de paramın sesi duyuluyor diyip mışıl mışıl uyuyorlardı yataklarında.Olan yine bunları kabul eden ve kuralları koyanların yanına giremeyen insanlarda oluşuyordu.Garip olan şuydu ki o insanlar da hiçbir şey yapmıyordu.Bazıları çaresiz kabul ediyordu.Bazıları ise üst kısma aşkla bakıyorlardı.Çünkü onların savunduğu şeyleri savunuyolardı.Benim dinimi savundu.Benim ülkemden olmayanları o da sevmiyor ben de demek ki o benim yanımda.Fakat böyle olmuyordu.O hep kendi keyfinin tarafındaydı.Paranın tarafındaydı.Mert Cemin işini çaldığını hatırladı ve baş ucuna 5 lira atıp otele doğru yol aldı fakat önce bir camiiden içeri girip ellerini yıkadı.
submitted by Sunuyemre to KGBTR [link] [comments]


2020.04.01 21:15 bariscsknr Adı Olmayan Bir Kitabın İlk Sayfaları

‘Hadi kalk !’ demişti. Günlerden Pazartesiydi. Soğuk, bu kış gelmemiş, kendini Mart ayında göstermişti. İnanmazsınız belki ama yağmur dahi yağmayan kış mevsiminden sonra, Mart ayında İstanbul’a kar yağmıştı. Bu durum belki sizi çok şaşırtmamış olabilir dostlarım ama beni gerçekten şaşırtmıştı. Mart ayında hala mont giyip, bere, atkı, eldiven üçlüsüyle takılıyordum ki bu durum çok hoşuma gidiyordu. İçime bir huzur veriyordu.
Dün bütün gece aşağılık bir arkadaşın, aşağılık bir evinde pineklemiştim. Hani eskiden sizin için canını vermeye hazırmış gibi davranan ama tek derdi sizi ütmek olan pislikler olur ya, bu da onlardan biriydi. İnsan, böylelerini hiç tanımasa da olurdu ancak bir kere tanımış oldum. Maalesef hepimiz bu tipleri tanımak zorundaydık. Bu, hayatın bize oynadığı bir oyundu. Yıllar sonra ziyaretine gittiğimde, sen de nereden çıktın diye bana bakışı, başta canımı baya sıkmıştı ancak şimdi düşününce, insanları rahatsız eden bu varlığım, bir an olsun beni keyiflendirmişti.
‘Hadi kalk’ demişti. İşe gitmesi gerekiyordu. İyi bir işte çalışıyordu, dolgun bir maaşı vardı ve hayat standartını da dolgun maaşına göre belirlemişti. Eskiden, yokluğun karizmatik olduğu zamanlarda, paspal hallerimiz ve salaş yaşamlarımız, bizler için bir gurur kaynağıyken, bugün bu aşağılık herif, yaşam standardını yükseltmeyi, yaşamının tam ortasına koymuştu. Dolgun bir maaşı vardı ve ona göre, bir arabası, gözlüğü, kirada oturduğu evi, gömleği, televizyonu, kitaplığı, dergileri, kemeri, parfümü, jölesi, kravatı, donu, çarşafı, yastık kılıfı, tabak takımı veya yemek takımı, mutfak takımı, banyo takımı, yatak takımı, ayakkabı takımı, perde takımı, tıraş takımı ve daha birçok ıvır zıvırı vardı dostlarım. Telefonu vardı ki bu telefon bir aylık maaşına bedel bir telefondu. Eskiler para biriktirip ev alma derdine düşerken, bizim andaval parasını biriktirip bu son model cep telefonunu almıştı ve onu her fırsatta göstermekten çok büyük bir haz duyuyordu. Sigarası Marlboro’ydı ki ben bu yavşağın kaçak sigara içtiği zamanları biliyordum ve şuna da eminim ki dostlarım, bu yavşak o zamanlar halinden baya gurur duyuyordu.
‘Hadi kalk!’ demişti. Kalkayım ancak neden kalkayım? Dün işe gideceğini söylerken, istersen kalabilirsin gibi bir teklifte bulunmuştu ve benim rahatsız edici varlığım bu teklifi hemen kabul etmişti. ‘Yarın işe gitmek zorundayım, ondan bu gece fazla takılamayacağım ama istersen burada kal, sabah da kahvaltını yapıp öyle gidersin’ demişti. İnsanlar kendileri evde yokken, misafirlerin evde kalmasını hiç sevmezler ama her zaman bu durumdan rahatsız değillermiş gibi davranırlar. Modern olmanın ahlaki kuralları bunu gerektiriyordu çünkü. Bu andavalın rahatsız oluşunu görüyor olsam, o yokken evde kalmayı, evinin tam orta yerine sıçmayı, her şeyi kırıp dökmeyi ve en çok da tam düzen mutfağının bütün duvarlarına işemeyi çok isterdim dostlarım fakat tahmin edebilirsiniz ki bu evde kalmak bana da çok büyük bir rahatsızlık veriyordu. Bundan dolayı onun, o yalancı teklifini reddettim. ‘Gece neden orada kaldın o zaman?’ diye soracak olursanız da evim çok uzakta ve gecenin o saatinde, o kadar yolu çekebilecek bir insan hiç olamadım kardeşlerim.
‘Hadi kalk’ demişti. Kalkayım ama neden kalkayım? Yapacak hiçbir işim yoktu. Belki çalıştığım kafeye gidebilirdim. Bu kafede haftanın bazı günleri çalışıyordum ancak bugün o günlerden biri değildi. Aslında bu kafede pek çalıştığım gün de yoktu. Kafama eserse uğrayıp bir iki zehir içiyordum ve o gün para kazanıldıysa kendime harçlık alıyordum. Ancak o kafenin para kazandığını genelde kimse görmemiştir. Evet, bu konuda ciddiyim. Kafeyi işleten gencin mahalledeki herkese borcu vardı. Tam bir üçkâğıtçıydı. Ama hakkını yemeyelim, beni hiçbir zaman keklemedi. En azından iş konusunda. Yoksa kafeye getirdiğim bir-iki kız arkadaşıma asıldığına şahit oldum. Ancak kızlar da ona asılmışlardı. Bu duruma objektif bakarsak dostlarım, her iki tarafın da uygun gördüğü bir davranış beni rahatsız etti diye onları suçlayamayız. Gel gelelim insanların değer yargıları değersizleştirmekten öteye gidemiyorsa, benim de öyle davranmam gerekirdi. Yanımda gelen kızı patronumun düdüklemesine, modern ahlaki kurallar doğrultusunda, her iki tarafı da değersiz görüp, patronumun kız arkadaşımı düdüklemesine ses çıkarmadım, çünkü insani erdem bunu gerektirirdi ve yaptığım da tam olarak buydu sevgili kardeşlerim.
‘Hadi kalk!’ demişti. Kalk dostum uyan. Çekil git başımdan! İnsanlar her gün aynı şeyi yaparlarsa, bunun adı düzen oluyordu. Ve bu bizim aşağılık, tam bir düzen manyağıydı. Sabah olup işe gitmeyi, öğlen takıldığı yerlerden birinde bir şeyler yemeyi ve bir kadeh şarap içmeyi kendinde marifet görüyordu. Akşamları spor, salıları sinema, perşembeleri tiyatro, cumaları dostlarla tek atmak, düzenli seks hayatı, düzenli aşk hayatı, düzenli iş hayatı ve de düzenli düzenli hayatı. Evet, bizim aşağılık için bunlar, hayatın tam karşılığıydı. Eğer her sabah uyanıp işe giderseniz ve her akşam o işten arda kalan zamanınızda hayatınızı yaşarsanız, bu sizin hayatınız oluyordu ve bu iyi bir şeydi. Tüm bu düzen zırvalarını, bir bütün olarak hayatınızın tam merkezine koyduysanız da bu sefer de toplumda bir birey oluyordunuz dostlarım. Diğer türlü başıboş, bir aylak oluyordunuz kardeşlerim ve ben tam olarak buydum. Başıboş bir aylak.
‘Hadi kalk!’ demişti. Kalkayım ama neden kalkayım? Bir ara işe uğrayabilirim. Şimdi oraya gitsem kimse sen de nerden çıktın demezdi. Çünkü dostlarım hiç kimse bedavaya çalışacak birini reddetmez. Bir çıkayım evden, bir çay falan içerim. Midem de çok kötü, hiçbir şey istemiyor canım. Ama bu aşağılık herife de daha fazla dayanamayacağım. Diğer aşağılığı mı arasam. O salaktan da hiç hazzetmiyorum. Gerçi eminim o da benden çok hoşlanıyor değildir. Senin parfüm kokuna sıçayım. Lanet olsun neden geldim ki buraya. Bu salakla ben ne paylaştım o zamanlar. Bana üç fatura borcu var ancak dün bira ısmarlarken sanki canını istiyormuşum gibi davrandı. Seni bit yeniği, donsuz gezindiğin zamanları bilirim, bir kravat taktın da adam mı oldun. Evet oldun. Ben ise olamadım. Olsun. Bizim de adam olduğumuz yerler var. Mesela çalıştığım kafe, patronum bana kanka der ki kendisi benden yaşça çok büyüktür. Sana patronun ne der. Onu getir, şunu götür der. Ben patronumla oturup zehir içerim. Sen ise patronunun karşısında oturup bir bardak su bile içemezsin. Lanet olsun tüm bunlar yalan biliyorum. Ama seni böyle düşünmek beni mutlu ediyor.
Ah seni gidi düzen soytarısı seni. Sinekkaydı tıraş olursun işte böyle her sabah. Bak bana her tarafım kıllı. O taraflarım bile kıllı. Sabah sabah tıraş olma enerjisini, insan nereden buluyor. Ayrıca uyumaya çalışıyorum ve sen dangalak, yaptığın gürültünün farkında bile değilsin. Bir sigara mı içsem. Midem çok kötü. Kalk hadi. Sesin beynimde çınlıyor. Kalk hadi. Kalkmak veya kalkmamak işte bütün mesele bu kardeşlerim. Boş versene sen kalk, ben uyuyacağım. Kalk hadi seni aşağılık, daha derse yetişmelisin ve mutfakta bekleyen onlarca bulaşık var. Ayrıca müşteriler çoktan gelmiş ve patronun bir haftadan beri senden bir rapor bekliyor ve bu hafta belki de sana nöbet yazacaklar ve dosyalar işte tam olarak masanın üstünde ve öğretmenin ödevi de öylece duruyor. Kalk ve annene yakışır bir evlat ol çocuğum, kalk ve baban seninle gurur duysun. Kalk hadi sevgilin bekler, kalk ekmek al, kalk çay demle, kalk çamaşırları yıka, kalk faturaları öde, kalk hadi kalk, aşağılık pislik seni, kalk. Kalktım işte aşağılık piç kuruları, lanet olasıcalar, bakın işte kalktım.
Kaktım ve o aşağılığı, düzenli evinde rahat rahat hazırlanabilmesi için rahat bırakarak evden çıktım. İstanbul’da gün daha yeni başlıyordu. Karlı sokaklar arasında ne yapacağımı düşünerek yürüdüm. Hasanpaşa’dan Rıhtıma doğru bir yol uzanıyordu ve romanlarda geçen romantik yollara hiç benzemiyordu. Araba gürültüleri arasından ve bir yerlere yetişmeye çalışan insanlar arasından ve dükkânlarını yeni açan ve tek dertleri para kazanmak olan esnafların arasından ve trafik ışıklarının arasından ve kardan eser kalmayıp çamurlaşmış yolların arasından ve lanet olan bu düzenin arasından yürüyerek, düşünmeye çalıştım. Ne yapabilirim? Günlerden Pazartesiydi ve herkes tam takır hayatına devam ederken ben, tüm hayatım boyunca sorup ve cevap bulamadığım o soruyu yine kendime sormaktaydım. Ne yapabilirim? İnsan hayatının, bir şeyler yapabilmek için oldukça kısa olduğunu düşündüm. Her şeyi değiştirmek için, insan ömrünün çok kısa olduğunu düşündüm. Peki, bunca insan ne için bu kadar çabalıyordu, neyi düzeltmeye çalışıyorlardı, bunları düşündüm. Bütün amellerimiz neydi, düşündüm. Düşünmek de benim amelim olmalıydı. Bunu da düşündüm.
Çocuklarını okula yetiştirmeye çalışan, lüks arabalı, canti adamlar, çıtır karılar gördüm ve onların tohumu olan çocuklarını gördüm. Çok çok eskiden, paspallığımın hoş görüldüğü zamanlarda bir kız arkadaşım vardı ve bana çocuk yapmak istediğini söylemişti. Ben ise bu isteğine gülmüştüm. Şimdi düşününce o kızdan çok iyi bir ebeveyn olurdu. Ben olur muydum, bilmiyorum fakat düşündüm ki o kızdan bir çocuğum olsaydı güzel olurdu gibi hissettim. Ancak tahmin ediyorum, evliliğimiz çok uzun sürmezdi ki şu düzen denilen saçmalık, maalesef bana hiç gitmiyordu kardeşlerim. O, çocuğa çok iyi bakardı buna eminim. Ancak çocuk herhalde en sonunda it, kopuk bir şey olurdu ki bundan gurur duyardım sanırım. Tüm bu düşünceler arasında rıhtıma geldim. Saat 7’e yaklaşmıştı. Vapurla karşıya geçip, Eminönü’nden Galata’ya, oradan da Tünel’e doğru yol alırım diye düşündüm. En mantıklı olanı buydu. Vapur birazdan yanaşır diye düşündüm. Vapur yanaştı. İtişe kakışa vapura bindik, toplum olarak. Aşağılık olma durumu, toplumda içselleşmişti kardeşlerim. Bunu düşündüm. Bir afetten kaçan insanlar gibi birbirimizi ezerek, ittirerek, sona kalan dona kalır çocukluğuyla ki yaptığımız davranış, içinde çocukça bir neşe barındırmıyordu, tam tersine hayvanca bir içgüdüyle vapura bindik. Açıklığa oturdum ve bir sigara sardım. Marlboro içen aşağılığın tam tersine, ben hala kaçak sigara içmekteydim. Vapur hareket etti. Vapurla beraber martılar da ilk rızklarını almak için harekete geçtiler. Soğuk bir İstanbul günüydü ve rüzgâr kardeşlerim gerçekten suratımı kesiyordu. Toplum bütün sıradanlığıyla ve heyecandan uzak bir şekilde vapurun kapalı alanında yolculuğu sürdürmeyi tercih etmişti. Evet, bir tek salak bendim kardeşlerim. Martılar için bu durum çok üzücüydü ki bende onların işini görebilecek en ufak bir katık yoktu. Sigaramı yakmak bu rüzgârda baya zor olsa da bunu başardım. Deniz, efsanelerde anlatılanlar gibi gürlüyordu ve ben de o efsanelerdeki tanrılar gibi bir duruş sergileyip, içerde, sıcakta oturan topluma, rolümü tam takır oynuyordum. Bir martı olmak ister miydim onu düşündüm. Sonra martıların çok vahşi hayvanlar olduğunu düşündüm. En sonunda kararımı kargada kıldım. Bir karga olarak yola devam ettim. Sigaramı tüttürmeye çalışırken fark ettim ki rüzgar sigaramın yarısını benden önce içip bitirmişti. O soğuk, yüzü kesen aşağılık rüzgar tüm bedenime yaşadığımı hissettiriyordu. Tam her şey güzel derken birden etrafta dolaşan o aptal statüko, ete kemiğe bürünmüş şekilde karşımda durdu ve efsanevi repliği söyledi ‘burada sigara içmek yasak’. Canım sıkılmıştı. Ona sigaramın birazdan biteceğini, böyle bir havada sigara içmenin çok zor olduğunu ve sigara içmek için gösterdiğim çabayı taktir etmesini, ayrıca sigaramın yarısını da rüzgarın içtiğini ve tüm bunları söylerken sigaramdan bir fırt çekmek için ağzıma götürdüğümde, sigaramın yanan kısmını, alçak rüzgarın uçurduğunu fark ettim ve statüko mutlu ve ukala bir şekilde yanımdan ayrıldı.
Vapur karaya yaklaşmıştı. Martılar ise benden umudunu çoktan kesmişti. Dünü düşündüm. Yine böyle aylak aylak gezinirken ve ne yapmak istediğimi ararken, o aşağılık aklıma geldi. Elimi takozuma götürdüm ve onu aradım. Akşam müsait olabileceğini söyledi ancak dışarıda olamazmış, çünkü yarın işi varmış, çok uzun takılamayacağını da söyledi ama yine de sen bilirsin dedi, gelmek istiyorsan gel dedi. Evet kardeşlerim, bu aşağılık benimle buluşmak için çok can atar bir halde değildi, bunu ben de anladım. Ancak onu rahatsız etme fırsatını kaçıramazdım. En son, bir yıl önce gördüğüm bu aşağılık, üniversite zamanlarında ev arkadaşımdı. Çok yokluklar çektiğimiz zamanlarda, babalarımız, aslında sadece benim babam bize destek olmuştu ve bu aşağılık bu destekleme faaliyetinden sonuna kadar yararlanıyordu. Yanımda kaldı, kira ödemedi, fatura ödemedi, alışveriş yapmadı, bir tas yemek ısıtmadı ve börekler açmadı bana kardeşlerim. Buna rağmen her ay yatan kredisiyle de Taksimlerde takılmaktan geri de durmadı kardeşlerim. Evet, kahramanınız bir tavuk, kardeşlerim. Yolmak için birebir kardeşlerim. Dün evine gittiğimde beni gördüğüne sevinmiş gibi yaptı, hâlbuki rahatsız olduğu, biber gibi kızaran yanaklarından belli oluyordu.
Vapur karaya yanaşmıştı. İnsanlar aynı hayvansal içgüdülerle vapurdan indi, arkalarından ben indim. Çok acelesi olan bu toplum parçası, hep birlikte yavaş yavaş dağılarak kalabalığa karıştılar. Ben ise tek başıma yürüdüm ve kalabalık, ancak dışarıdan bakabildiğim, benden uzakta bir yerlerdeydi. Kabataş’tan Galata’ya çıkan yokuşa vurdum kendimi. ‘Aç mısın?’ diye sordu. ‘Dışarıda yemiştim, teşekkürler’ diye cevapladım soruyu. ‘Eee ne yapıyorsun, nasıl gidiyor hayat?’ Bir anlamsız soru daha diye düşünmüştüm o an. ‘Ne olsun, hiçbir şey yapmıyorum. Bildiğin gibi, hala aynı devam ediyorum’ dedim ve ekledim ‘Ama gördüğüme göre sen baya değişmişsin’. Son söylediğimden rahatsız olmuştu. Fakat kardeşlerim bu çok uzun sürmedi. Bu tipler kendilerini sorgulamaktan kaçarlar ve doğruya ulaştıklarında, o doğrunun doğruluğunu kendi iç dünyalarında çürütüp yerlerine yeni doğrular koyarlar ve buna derler ki hayat. Evet kardeşlerim, bu hayat. Bir ton zırva şeyler anlattı, işinden bahsetti, hayatından bahsetti, hayatın zorluklarından, paranın azlığından, her şeyin pahalılığından, -en samimiyetsiz şekilde- geçmişten, gelecekten, şimdiden bahsetti kardeşlerim. Hep kendinden bahsetti. Ben ise sadece dinledim. Çünkü bahsedeceğim hiçbir şey yoktu. Oturdum ve ilgimi çekiyormuş gibi yaparak ama bunda pek de başarılı olmayarak –anlattığı şeylerin ilgimi çekmediğini anlamasını istedim- oturdum, dinledim. Aşağılığın, dünyanın kendisi etrafında döndüğünü sandığını görerek dinledim. Hep anlattı, anlattıkça rahatsız oldu, rahatsız oldukça anlattı. Tüm sohbet boyunca haklı olmak istedi, bir yerden beni yakalamak istedi ama başaramadı kardeşlerim. Anlattığı zırvalar insanın dert etmemesi gereken şeylerdi. Nitekim her insan, aynı sorunları yaşıyordu ve bu sorunlar benim için özel, konuşulmaya değer şeyler değildi. Havanın soğukluğundan şikâyet etmek, soğuğun güzelliklerini görmezden gelmekti. Ayrıca soğuk anca birileri dışarıda donuyorsa konuşulmaya değerdi. Aşırı derece kombinin yandığı evden çıkıp, işe giderken üşümek, bu modern çağın aptalca dert zırvalarından biriydi. Durumlarımız iyiydi kardeşlerim. Hepimiz çok iyidik. Ama kötü olan bir şey vardı ki o şey her şeyi kötü yapıyordu. İşte bu çocuğu da o şey kötü yaptı diye düşündüm.
Yürüdüm. Bir hatun iniyordu sarmaşık merdivenden. Bu merdivenin adı ne acaba diye düşündüm. Çünkü bu merdivenin tarihi bir yanı olduğu apaçık ortadaydı. Bir ismi olmalıydı ama ben bilmiyordum. Bundan dolayı sarmaşık merdiven diyordum. Bu merdiveni ben yapsaydım adını sarmaşık koyardım diye düşündüm. Merdivene yaklaştım sağa doğru, hatun sola geçti. Lanet olsun sana da güzel kadın. Ne olur merdivenlerde karşılaşsaydık. Ah insanlar diye düşündüm. Bütün olasılıklar mümkünken, sadece olmaması için olasılıkları düzenliyoruz diye düşündüm. Halbuki olmak üzerine bir olasılık yapsak, ulaşmak istediğimiz bütün olasılıklar, mümkün olabilirdi.
Dün bahsini kapattım kafamda. Kediler gördüm artık. Miyavlayan, mırlayan kediler. Onu mu arasam diye düşündüm, korktum o an. Daha erken dedim, umut doğdu içime. Lanet olsun bana da, onu arayacağım belli oldu. Yürümeye devam ettim ve tekrar düşündüm korkarak. Korku büyüdü ve büyüdü.
submitted by bariscsknr to u/bariscsknr [link] [comments]


2019.10.27 19:15 SikiTuttunSaruman KGB REDDİTİN KURULUŞU 5. BÖLÜM

KGB REDDİTİN KURULUŞU 5. BÖLÜM
~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ Bu bölümün müziği ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~
*Sarumanın günlükleri 9.kayıp cilt, 3.kılkuyruk, sayfa 919
Kgb New Post's Tavernası
''Hayat, bazen hepimizi zorlar. Kimi zaman bunu gelgitlerle, kimi zaman fırtınalarla yapar ruhun bahçelerinde. Ne gelişini görebiliriz tanrının üzerlerimize biçtiği kefenlerin, ne de yarın akşamında içkiler içebiliriz soğuk mezarlarımızda. Fakat o gün geldiğinde, ben Saruman, mahşerin atlılarının karşısında ak asamı almış dikiliyor olacağım.''

O gün, bambaşka şeyler getirecekti bize. LANET OLSUN ZABUMAFU! Nerelerdesin kaç gündür de, sunum yapacağım gün ortaya çıkıyorsun! Oysa ki onu durdurduğumu sanıyordum, yanılmışım. Yine başlıyoruz.
Bugün new posts'a girdiğimde ilginç bir şey parlıyordu yukarıda. Lordun kılıcının kabzasını çekiç gibi kullanıp yukarılara bir şey astığını fark ettim; ''Kgb moderatör alımı ve Flairler hakkında''. Yeşil sihirçeken iğneleri kullanılırdı Reddit dünyasında, bunlar modlar ve adminler tarafından köy girişindeki tavernaya asılan duyurular içindi. Kgbredditte de baya alışmıştık görmeye bunları diye düşünüyordum ki Lord son kez vurdu ve post yukarıya sağlamca asılmış oldu. Yanımdan geçerken bir şeyler mırıldandığını farkettim u/furkantopal'ın,
''Böyle iyi oldu. Geçen de büyüme postu asmıştık, 1.500 online oldu birden amk! rachettayla ayıyı da yetkili mod yaparız, SONRA ANASINI SİKTİK ORTALIĞIN ANASINI! Döndün piyasaya furkan, artık zenci götü sikme zamanı. Büyüteceğiz buraları tekrar, ve sonra, ve sonra...''
''Lordum benim gebzeli orospu çocuğu flairini ne zaman verceksiniz''
*********************************************************************************
Kök biramı almış, general posts'a oturup lordun astığı yazıya bakıyordum; bugün içerisinde farklı farklı kgbliler Lordun konağına akın ediyordu, chatroomun o gün kapalı olmasından dolayı da kimse içeride ne olduğunu bilmiyordu. Aramızda en bilgilimiz kabasakal olmasına rağmen o bile mod alımlarında nasıl fiziksel testler ve pagan ayinleri döndüğünden bihaberdi. Tek bildiğimiz, tüm modların ve botların gay olduğuydu.
Tam sakalımı düzeltmiş biramı yudumluyordum ki, kapıdan girenleri gördüm.
Oldların hepsinin cübbeleri olurdu, fakat cübbelerini çıkarmış 6 old girdi kapıdan. Hepsi chatroomda en azından 1 kere gördüğümüz adamlardı ki, artık farklılardı. üçgen şeklinde dizilmiş 6 kişi, sağ ve sollarında general modlar ve en önde Lord duruyordu, konuşmaya girdi lord.
''BUNDAN SONRA; BU 7 KİŞİ YENİ MODERATÖRLERİMİZDİR! ARTIK PORNO LİNKİ İSTEMEK İÇİN SADECE BENİM DEĞİL, BUNLARIN MODMAİLİNİ DE MEŞGUL EDEBİLİRSİNİZ DELİ OROSPU ÇOCUKLARI!''
Tok ses yankılanıyordu tavernada, lambalardaki ışık bile titriyor sanırdınız. Fakat garip bir şey vardı, gözlerimize takılan; lordun arkasında 6 kişi vardı.
Lord, farketmemiş görünüyordu, arkasındaki tabureye çöktü ve cebinden 7 yeşil küçük kalkan figürü çıkardı. Bunlar yeni modların rozetleriydi. Sihirçeken çeliğinden yapılma yeşil parlaklıkları, en öteden bile varlıklarını farketmenizi sağlardı. Karşınızda bir mod olduğunda kelimelerinize dikkat etmezseniz, her şey olabilirdi...
Sıraya geçtiler, önce genç süvari u/YaniktheGent diz çöktü lordun önünde. Audi marka Kara atı, onun yegane dostuydu. Beraber yer, beraber içerlerdi; üzerinde beyaz tenli elf kızlarını sikerken bile kadim dostu sesini çıkarmazdı. Kgbnin toy, ama gücünden şüphe ettirmeyecek yegane süvarilerindendi.
Sonra u/T4lk geçti arkasına, sıra ilerliyordu ve Lord hala 6 kişi olduğunu farketmemişti. Bir şeyler ters gidiyordu ve kıyametin kopmasına sadece 4 kişi kalmıştı. u/T4lk Lordun dönüşünde kilit taşı rolü oynamış, onunla iletişimi olan bir olddu. Hatırlarım ki lordun en zor zamanlarında piposu ve nsfw tagli nickinin olduğu asasını yanına alıp onun yanına gitmişti.
sırayla u/smawlz ve diğerlerinin mod armaları takıldı üzerlerine, smawlz çok postlarda görmediğimiz; ama buradaki çoğu şeyden haberi olan bir olddu. Post atmazdı ama chatroomda ismini görmediğinizde o haftasonu eksik geçmiş demekti.
Son 3 kişiye gelindiğinde bi patırtı KOPTU! Kapıdan aceleci tavırları ve siyaha çalan cübbesiyle bir old girdi, tüm gözleri üzerine topluyordu. Bu adamı chatroomda görmüştüm, tüm oda hobbit yarrağından geçilmiyorken; hamhumu susturup hobbitlere siklerinin beyinlerinden sonra gelmesi gerektiğini vurgulamıştı. Belki bir bilge, belki de fazlasıyla aptal bir deliydi. Fakat korkusuz olduğundan hepimiz emindik, lordun gazabı bile gözünü sakındırmıyordu. Şaşkınlıkla gözlerinin içine bakıyorduk bu deli adamın.
''ÜZGÜNÜM, Gecikmişim.''
Yavaşça kafasını kaldırıp gözlerini Hustle'a dikti lord, sol elini yavaşça kılıcına götürdü. Son kelimelerini etme zamanı gelmişti.
''Ama...''
Lord ayağa kalkıp Hustle'ın üzerine yürürken kılıcını sıkıca tutuyordu.
TÜM GÜCÜYLE HAYKIRDI GENÇ HUSTLE!!!
''AMA DİYECEKSİNİZ, KGB BÜYÜK GRUPMUŞ DİYECEKSİNİZ DEDİK! BUGÜN O KUTSAL GÜNDÜR, YENİDEN DOĞDUK. ANA SİKTİK, ANA SİKTİK DOSTUM; ANLIYOR MUSUN??!''
Nefesi tükenmişti Hustle'ın, büyü gücünün büyük bir kısmını kullanmıştı bu sihirli sözcükleri sarfederken. Tüm KGBde bir zümrüdüanka çığlığı kopmuş sanardınız!
KILICINI SERT BİR ŞEKİLDE YUKARIYA DOĞRU KALDIRDI LORD, YÜZÜNDEKİ TÜM MİMİKLER GERİLMİŞTİ. OMUZUNDAN TUTTU HUSTLE'I, GÜCÜN VE BÜYÜNÜN SINIRLARI YENİDEN YAZILIYORDU! Tüm ışıklar söndü handa, yer sallanıyordu. Sadece titreşimleri görebilirdiniz, ADETA BİR AFET OLUYORDU, Lordun gücü hustle'ın damarlarına akmıştı.
İKİSİ GIRTLAKLARINI PARÇALARCASINA İSKANDİNAV TANRILARINI ARATMAYACAK ŞEKİLDE HAYKIRDILAR, Tüm genç hobbitlerin ruhlarına kazıdılar o savaş marşını!

''ANA SİKKTİK ULAN!''

Lord haykırıyordu, bu genç büyücünün ruhu, onun bağışlanmasını sağlamıştı.
''İnanamıyorum!'' diye bağırdı Lord, fakat genç Hustle'ın gücü neredeyse tükenmişti. Bilinci kapanmak üzere lordun kollarına yığıldı yavaşça.
Tüm hobbitler tavernada yerlere yığılmış, kimileri tahta masaların altında saklanıyordu. Yerinde oturmakta olan Kabasakal'ı gördüm, bu adam ne kadar güçlü olmalıydı da kılı kıpırdamamıştı? Hepimiz için gizem olacaktı sanırım.
Son anda birbirimze kenetlenmiş 5 kişi yıkılmamayı başarmıştık; u/ensarckr, u/karmamarma1, u/ministerblackveil, u/corneliusvanbaerle ve u/tlhnsrck.
u/wingedhussar ve u/AhmetOguzTr isimli hobbitler masa ayaklarına tutunup ayağa kalkmaya çalışıyorlardı, saçları dağılmıştı.
Bir belçikalı ve İtalyalının arasındaki adam olmak gerçekten ilginçti, minister ve tlhnsrck chatroomda ülkeler konusunda bilgi sahibi adamlardı.
************************************************************************************************
Bu gün de öyle bitti işte, daha uzun not almak isterdim sana papirüs; ama bugün palantirle bakarken 25 gün sonra dövme yaptırdığımı gördüm. Maalesef kısa kesiyorum o yüzden. Flairleri de yazamayacağım. Gideyim de örümcek shelob'a içki ısmarlayayım bari, belli mi olur? Belki de yeniden ateşli kunduzlar gibi sevişiriz. Saruman kaçar.
(Acaba dövme güzel olmuş mudur?)
**********************************************************************
Aftercredits: Ana sikme sahnesi
submitted by SikiTuttunSaruman to KGBTR [link] [comments]